SENDE SARHOŞTUN

 

Hani, hep birilerinin olmasını istersin yanında, yalnızlığın ürkütücü geldiği ve kendi sesini duymaktan korktuğun anlarında; benimse, kazandığım her savaş tan sonra aldığım ödül, kendimle çıktığım yalnızlık yolculuklarım oldu...

 

Yıldızların ışığına bulaşmış sevda sözcüklerim, ılık bir buyurganlık oluyor dilimde...

Dünyana uğradım bugün bütün ekiplerimle gitmiştin, yoktun; tarife gelmeyen bir tanımsın ya, onun için sana birvarsın, biryoksun  demek istiyorum.

 

Gidişin,  saçlarımdan tırnaklarıma kadar boylu boyunca bir gidiş oldu benim için...

Aklım öyle sevimsiz ki seni hatırladığım anlarımda, doyumsuz bir özlem saplanıyor ardı-ardına yüreğime. Ne zaman ruzgar okşasa saçlarımı ve ne zaman yıldızlar raks etse gece boyu tepemde, benim o gün ellerim ağlıyor  ve sensiz gezdiğim o sokaklar’da adımlarım  boğuluyor...Yüreğindeki  surları katlime örüp durma öyle nolur ; rengi kokuşmuş yazlara mezarımı kazma...Gözlerimdeki kayıp ilanlarına aldıran yok.

 

İçbükey bir acıyla enkaz oldum sensiz bu şehir de... Bana ayrılan kül bulutlarını soğuruyorum şimdi... Yumuyorum gözlerimi, içinde ıslandığım karanlık ta ellerim kokuyor... Sonra, alevler dolayarak boynuma, mevsimin ilk yağan yağmurlarında yitiriyorum kendimi.

 

Gözlerin de yaşlar eksildiğinde, acıların kayaları küflendiğinde,  aynalara suretin sığmadığında, zamanın her anında gözüne dokunacak bir göz olmadığında, sırası gelmiştir çantayı sırtlamanın... İşte ogünden sonra hep asit yağmurlarında yürürsün tek başına....

 

Biliyorum , zehire bulaşmış bir mutluluk belkide bu aşk  bana ; belki de, yazdığım tüm dizelerde yitirilişinin ilan edilmişliği ve afişe olmuşluğudur yaşanan bu sevda... Ama ne garip ki , asi dağ ırmaklarının çağlayanlaşması ve kararmasıdır günışığının gözlerinde...Yazdığım bütün dizelerin hasret hıçkırığı düğümleniyor boğazımda... Sen , bilmediğim hangi caddelerde gümümseyerek bakıyorsun hayata kimbilir ; şimdi hangi zaman diliminde yitirdim sevinçlerimi ve hangi zaman diliminde tutsak ettim hüzünlere kendimi ?.. Boşluk’ta kimliğini kaybetmiş nidalardan nefes alamaz oldum artık.

Satırları yazan bu kalemim’in serzenişi belkide bunlar.

 

Kelimeler inadına dilsiz, yazdıklarım adressiz kalıyor, nokta koyamıyorum cümlelere.

Ben yalnızlığı severim, sen bensizliği ; ne ben yalnız kalabildim, ne sen bensiz. Dalar giderim hep öyle, boğulur sanki yalnızlığım... Yazdığım bu satırları,  bestekarın icra ettiği her şarkı gibi gözlerinde derletmek istiyorum ama, olmuyor... Çünkü , bugece sarhoş sevdam ; yıldızlar da sarhoş biliyormusun? Titriyor dudağım sarhoşluğunda, söylemek istiyorum seni sevdiğimi yıldızlara, ama onlar da sarhoş. Daha ne kadar saklayabilirimki seni sevdiğimi üç noktaların arkasına ?.. Küçük buseler konduruyorum sinene, sende sarhoşsun...

 

Sensiz ama sen dolu bir sabaha daha giriyorum; ne yüreğinde yaşadı bu sevdam, nede gözlerinde sabahlar doğdu;  oysa hep göğsünün sıcaklığı var hala dudaklarımda... Ellerimi hiç başıboş bırakmadım sana dair ; ortak oldu hep sensiz girdiğim saatlerdeki yalnızlığıma ve hep sana yazdılar; yokluğunun ebruli olduğu bugünde yine yazıyorlar.

 

Damla damla yağıyorsun toprak ufkuma; damlalarını yudumlayıp, seni o dinmez halinle döktürmek istiyorum yüreğime.

Yüreğimde’ki sevgimle, hayatını yaşanılır kılan herşeye selam olsun benden.

BİLİRMİSİN  GÜZEL KIZ

 

Siyahın zifiri tonuna, alçak gönüllüce alevin rengini çizerken,  sevdalanmağa dair yüreğimin tutkusuyla atılan her adımın bedellerle ödendiği bu sevdanın kendine özgü coşkusu, morali, bilinci, hüznü, özlemleri ve umutlarıyla merhaba diyorum sana...

 

Ben ki,  eskimiş ve de yaşlanmış bir gönülün arta kalan kırıntılarını buruk bir tatla´da olsa,  canlandırmağa çalışırken, kokuları burcu burcu esen bir yelin esintisiyle, çook uzak ülkelere ve çok uzak gönüllere yayıyorum gönlümün özlediklerini... Ve ne zaman gelinaliler boylanıp ta tepelerinde bir sarı çiçek patlar  ve ne zaman bulutlar yalnızca gökyüzünün  süsü olur,  benimde yüreğimde işte  o zaman  sevda filizlenir ve çiçek açar. Çoktandır özlenen bir ninni gibi o sevda şarkısının  ezgisi geliyor hala kulağıma.  Geçmişin tadını sevda şarkılarıyla umuda taşımak acı birşey olsa gerek.

 

Beni yutmağa çalışan bir geceye bütün temiz yüreğimle kendimi bırakıp,  ve sessiz sedasız kısmetime düşen yalnızlığa  sarılırken, çook gerilerden gelen bir anı parçası yeniden acıların içine çekiyor beni, hemde bir hiç olarak... Belkide bu yüzden arsızlaşıyor ellerim ve bu yüzden buluşuyor kağıt ve kalemimle; oysa yanıtlanması gereken o kadar çok şey varki insan hayatında, işte o zaman bende cevapsız kalıyorum.

 

Hani uyurken uyanık kalmak, susarken çokşey söylemek, konuşurken de birşey söylememek ve seherleri uykulara bağışlamak gibi birşey bence. Kaybolanınmı peşindeyiz, yoksa yitip solanınmı içindeyiz ?.. Bazen kalemin bile kağıda dökeceği söz kalmıyor ; nedeni yok ama çok !..

 

Yine bir duygu kervanına kaptırdım kendimi gidiyorum ; bilirmisin güzel kız ?..

Bu duyguya kapılanların ellerinde sabırsızlaşıyor ölüm ve inadına karanlığa güneş ekmek istiyor gönlüm  ve ölümü bile güzelleştirmek ellerinden ; imkansızmı sanıyorsun ?..  Hayır be güzel kız hayır , kulak ver hele biryol söyleyeceklerime !..  Toynaklarında çamur parçası ve yelelerinde isyan yüklü atlıların nal seslerini duyar gibi duyacaksın benim bu sevdamın sesini... Mademki bende varolma savaşındayım, o zaman sevdama verdiğim değeri ölümümlede olsa göstermeliyim.

 

Ben özgürdüm bu yaşam kavgasında, haksız ve de yargısızca bir balık gibi akvaryuma sığdırmağa çalıştılar beni o koca dünyamdan alıp... Bu yaşam da kimseyi tanıyamaz oldum artık.  Koşmaktan yoruldum... Heryanım yangınken, kar ve dolu içinde yaşıyorum.  Unutulmanın ihanetine düştüm; oysa hala sevda türküleri söylüyor aymazlar ve çakallar;  ve bugün suskunlaşan eller, gözler, yürekler ki, hala hazırdır sevdalarının diyetini ödemeğe.

 

Ay yok, gök bulanık, o elleri küçük ama kalbi büyük olan sen, bilirmisin hata yapmadan doğan yıldızları ?.. Seninde doğmanı isterdim birkez´de olsa dünyama. Düşünmekten  yoruldu artık kalbim... Dudaklarımda bile kayboldu yavaş yavaş sevmek kelimesi. Yıllara nasıl da yenilmişim meğer; oysa meydan okumak varken.

 

Son arzumu bile sormadan aldı götürdü beni yıllar. Unuttum artık yaşamasını istemediğim halde. Hangi gemiye binersem bineyim, gittiğim yada gideceğim yer hep yalnızlık limanı oluyor. Engin ve serin okyanusun dalgaları gibi şuan yüreğim, adeta yüzüne yıldızlar fırlatılmış soğuk bir gece gibi titretiyor beni,  seni hatırladığım her an... Çünkü,  sen benim için ürkek yıldızların kaçıştığı bir gecede, kucağımda çağlayan bir çoban çeşmesi gibisin bir kelebek kanadı kadar hafif yüreğinle.  

 

Hüznümdür bu benim bilirim; ama umudu güneş’ten nasıl uzak tutabilirimki ?.. Halen yüreğimle konuşuyor ve koşuyorum sevdamın dağlarına. Unutma ki güzel kız !.. Karlı’da olsa hala dorukları yüreğimin, bahar erken gelmiştir  sana olan sevdamın dökülü kaldığı yere. Birgün çıkıp gelirsin diye bekliyorum hep, ateşte yakılmış yalın yanlızlığımı ve mavi atlas gökyüzü özlemini biriktiren boş kucağıma; badem ağacı çiçeklerinin duruluğuna vuran yanımıda unutmuyorum elbette.

 

Canımı yakmışım, her anlamsız ve de riyakarlıklarla  vazgeçmemiş, savaşmışım yüreğimle. Ben eskiyorum sanırdım kendimi, oysa yenileniyormuşum dünyaya üçüncü bir gözle bakarken ve kederle uslanarak... Belki de bir yanılgının bedelidir bu, yada bir yalnızlığın öyküsü.

 

Sadece ismi kaldı sevdaların, oda ruhumun sisli  derinliklerinde; kazımışım onuda kanatarak kalbime, canımı yakmışım her anlamsız vede riyakarlıklara, vazgeçmemiş, savaşmışım yüreğimle...

Temelsiz hisler ve de ihtiraslar insanı bilinmezliğe götürür, unutma sakına.

Hoşca kal dan önceki öldürücü birkaç cümlenin vakti geldi sanıyorum... Elinde ki o sırça yüreğinle uzun yolculuklara çık sen; sana bu yolculuklar da başarılar diliyorum. Sevgilerimle.

 

BUL  BENİ

 

Bir değil, bin kelimenin haykırışında bul beni... Bul ki, sevda türkülerinde öleyim yoluna... Bağlamamın altı telinde saklasam bile seni, seyyar satıcının sesinde haykırırım inan perakende olarak... Bir çocuğun gözlerinde ki yüreğinde bul beni... Bul ki, toprak kokan ellerini anayım, mayasını yüreğimden alan.

 

İşte iki kelime...

Mehtaplı gecede kaybettiğim o yakamoz ve denizin gözlerindeki sitem. Yokluğundandır bilirim yağmurla paylaşmam, darağacında sallandığım her an.

 

Yine iki kelime...

Sevgi niyetine, dönecektir diye, umut diye, dön diye, şehrin karanlıkta kalan yanımla, yanaklarımda birkaç damla yaş ve yanık bir serzeniş sevda türkülerinde ; rüyaların dilinde ölümsüz bir şiir ve ölümü öldüren bir silah... Bomboş bir gönül ve çelimsiz bahar... Zannetme’ki mevsimler yaşar daima bu yürek, sevdası solan gönül bahçende... Ve düşlerim ıssızlaşırken gün gün, bağrımda yuvalanan bin bir kaygıyla çıkıyorum sabahlara.  Ondandır sana can versin diye rüyalarım, gün gün ağlıyorum.

 

İsterim...

İsterim’ki sina yansın sana olan hasretime..

İsterim’ki Nil taşsın her bahar sen, sen diye... Ve özlem büyütsün yaprağında nilüferler.. .Serap deyil, görsün gözlerin gülleri.

 

İki kelime daha...

Asırlar şahit olsun bu sevdama. Çağların kalbi can versin rüyalarıma.

 

Bul beni...

Bul ki, çiçeklerin yine senden önce ölsün... Ölsün´ki, ölgün bakışlarında ve o göz yaşlarında seveyim seni..Ne gün gelecek bu canan ?.. Ne gün bitecek bu hüsran ?.. Sallandıkça ıslanan bu sandal birgün batacak bilirim... Yaprak yaprak titriyor ellerim... Ellerimde sevdam ve sen... Aşık ve maşuk, güller ve dikenler ; buluşacak elbet bilirim... Ve bilirim buğulu camlarda’ki hüznü, sevda türkülerinde... Camlarda hüzün, camlarda hayal, mazi bir tokmak.. Ellerim de sevdam ve resimlerin.

 

Bekle , bekle ve gör ışık ışık fışkıracak olan sevdamı... Bilirim, yağacak göklerden bulut bulut yüreğime... Ve  şahidi ben olacağım kabir başlarında aheste aheste sallanan selviler gibi... Ve dönecek mevlana gibi göklerde etekler.

 

Sevda olup yüreğime çöreklenen sen.

Sessiz gecelerin garip yolcusu ben...

Yalnız Adam dan sevgiler sana !..

DEMEK  YERİNDEYSE

 

Bu nasıl bir ön yargı ki, ölüm mührü vurdun hayatıma... Tarihin dönemeçlerine yazsam, yinede bitiremem seni.

 

Sana sitem etmek deyildi arzum.. Başka şeyler yazmak için oturmuştum masanın başına...Beni kuşatan bu cehennem’den ve beni yöneten bu kasıt yada gafletten söz etmek istemiyordum aslında, ama başaramadım işte... Başaramadım, çünkü bu sevdayı yaşatan güç, gözlerimle seni görüp, us cemberiyle kavradığım o sende tutukluyum ben.

 

Dışarıda cinnet, yüreğimde umut ve yalnızlık var... Hangi sokakta yürüsem, hangi kadına baksam, beni yakan bu sevdanın ağır kokusu yükseliyor hep... Ahhh  gül yüzlüm, durgun yıllarda gelmiş olanlar dünyaya, anımsamazlar katettikleri yolları... Bana, “ Bitirelim bu sevdayı “ deme sakın; daha ne kadar sevdim’ki seni ?..  Kirpiklerim ıslak, gönlüm özlemle dolu... Bir şey var’ki, dokunur bana be gülüm.

 

Her şiirim’de içime dönmek, yüreğimi yoklamak, belleğimi kurcalamak, bilincimi deşmek gereğini duyuyorum nedense... Dizelerime sinen birşey var, ama ne ?.. Belkide,sözcüklere sığmayan bir sevda.

 

Düşünüyorum da bazen, yüreklerinde sevda olmayanlara, düşünceye kilit vuranlara ve de riyakarlara nasıl anlatmalı bu sevdaların güzelliğini ; kafam da çalışmıyor artık... Kendi kendime sorular soruyor, sorularımı yine kendim yanıtlıyorum... Sokaklar’da amaçsız dolaşıyor, sanki kaldırım taşlarına vurmakla yükümlüymüşüm gibi, bir o taşa,  bir bu taşa vurarak yürüyorum... Yüzleri alabildiğine sevinç’le dolu olan tüm insanlara dikkat bile etmiyor, yarattığım o hayal dünyasında kendime lanetler ederek yaşıyorum... Vay halime benim.

 

Yaşamak istediğin yaşamı elinde tutacak güçte olmadıktan sonra, yaşamın ne anlamı varki ?.. Sana verilen sevgiyi deyil , senin vereceğin sevgiyi düşün bir kez... Bir insan sevmesini bilmiyorsa eğer, sevilmesini öğrenmeli... Bütün bunlara karşın sevdanın direnişini kıramıyorsan ve hala sevmeyi sürdürüyorsan, düşünsel açıdan bir sevda birliğinden kopmuşsun demektir.

 

İçimde akşamın turuncu bulutu, Yaşıyorum yine sensiz...  Sokağından geçiyorum siline siline. Bir serin akşam, bir mavi aydınlık ; bir anlık nefes  seni yaşamak için...

O içten merhaban bir güven duygusu kadar güçlü ve güzel...

Demek yerindeyse , kurumağa yüz tutmuş bir çiçeğe su vermek kadar güzel bir sevda yaşattın bana, karşılıksız da olsa.

 

Senden yana oldu hep özlemlerim, senden yana oldu acılarım, senden yana oldu şiirlerim... Bense, yanık türkülerde aradım seni hep. Hileli kuşatmalar la esir alırken beni, sende güzellik, bende gönül yarası vardı... Kimden miras tı ise bu güzellik sana, bilinmiş, bilinmemiş yanlarınla çöreklendin yüreğime.

 

 Zaman yetmiyor aslında seni sevmeme... Yoksul sevdamın gölgesinde sana kadınım, canım diyemiyeceksem, niçin yaşamalıyım ki?..

Onca yıldan sonra sana beslediğim bu sevdamı alıp, çıkıp gitmeliyim aslında  hayatından  hiç girmemiş gibi, ama yapamıyorum... Hatıralarını, sevdamın korsan sandığına kilitledim ,  anahtarı sende saklı. Şayet, yüreğinde’ki buz dağları birgün çözülür’de sevmeyi başarabilir ve hatırlarsan şayet beni !.. Ben hala bıraktığın o yerdeyim... çilemin adı bu ; sevdan bende saklı.

OLMUYOR

 

Yitik manasını arayan hecelerle şiirler yazıyorum sana dair... Ömrümü dirhem dirhem sensizliğe gebe bırakıyorum, ama olmuyor... Ay küskün, doğmuyor geceme yıldızlar´la ay... Sanki fakir bu gece  gökyüzü... Kaçsam´da  köşe bucak, o yokluğun da yaşattığım varlığın sanki peşimde dört nala.

 

Kala kalıyorum öylece... Öylece kalakalıyorum sensiz geceler de , bu benim vefakar ve birbaşımalığımla. Anlamsızdı gidişin biliyormusun ?.. Yıkıyorum yüreğimi arınsın diye bu sevda dan ama olmuyor ;  iyice yanıyor, iyice kirleniyorum... Anlamlar yüklüyorum sevdama, ruhunu yitirmiş kelimeler e ve sana ve sevdama karşı, olmuyor... Kendimce olmuyor gülüm kendimce.

 

Çıkmazdayım hep sensizlik’te ve kendimle... Boş kalan ellerimi bir ömür nereye uzatacağımı bilmeden, hangi sevdalara soyunacağımı bilmeden ve hangi zamanlara akacağımı bilmeden yaşamak istiyorum olmuyor... Kapkara bir nehir sanki sensizlik, acı akıyor yüreğime ve sensiz yaşadığım her anıma... Dönüp bakıyorum çığlıklarıma, yine olmuyor... 

 

Tüm çabalarıma rağmen, herşeyin kirlendiğini görüyorum... Temiz tutamadık bu sevdayı biliyorum  ve biliyorum bu yüzden hep vurgun yediğimi.

Yorgunum...İhanetin yedi umudumu,sevgimi, düşlerimi... Hergece yalnızlıklar sürüyorum kanayan yerlerime ve ellerime olmuyor... Çaresizlik’ler yüklüyorum umutlarıma yarınlarıma olmuyor.

 

Kaç insan sevdasından ihanet görmüş, kaç gül dikeninden bilinmez.

Mademki ihanet var sevdalar da ;  öz elleriyle boğsun  süt emen çocuklarını  Anne’ler  ve şairler ihanet etsin şiirlerine, yazmasınlar sevdalarına şiirler ve mektuplar ; her şiirleri kurşun olup saplansa bile yüreklerine.

 

Bunca yazdıklarım damla-damla damlasa bile yüreğime, her defasında isyan yüklü şiirler çıkıyor içinden  ve yüreğimde ki bu acılarla herkes’in  bildiği bu dünyada, adresi olmayan yitik mektuplar gibi yorgun, yavru bir kedi gibi yitik ve sahipsizim. Böylemi kalacağım hep sensiz ?.. Sevda oldum kenetlendim yüreğine bir demet kır çiçeği gibi, cesaret güç oldum, zemheri de ilk bahar ve sıcak bir sevgi oldum, ben oldum sana dair yüreğine gömülmek için, gözlerinden aktım çoğu kez sevdamı yaşatmak için, narin ve titrek ruhuna olmadı ve’de olmuyor.

 

Ben sana  bir duygu olarak, göz, gönül ve kulak menfezleriyle yüreğinin iç alemine akıyorum vuslat a dekte bir baraj gibi siserek ama, yine olmuyor...

Bir çığ gibi büyüyorum ve bir alev gibi her yanını sarıyorum, yine olmuyor...

Aşk bir vuslattır bilirsin gülüm ; ve bu vuslat’la noktalaşınca, her şey durgunlaşmağa yüz tutar.

 

Uzaklar küçük sevdaları yok eder ama , büyük sevdaları’da yükseltir bilesin.

Sen , sana olan bu sevdamı reddetmek’le , güneşin batışını görmekten üzüntü duyduğun için, doğuşunu izlemek’ten zevk almamana benziyorsun... Nokta koyma olurmu bu sevda’ya , sana bir kucak dolusu virgül’ler, bir kucak dolusu üç nokta’lar getiriyorum seni daha fazla sevebilmek için... Evet , daha ne kadar sevdim’ki seni şunun şurasında.

En güzel sahtelikler şartların tekrarından ibarettir !..

OLMUYOR 2

 

Kendimi kaç kere yazdım hayatın arka sayfalarına bilmiyorum...Faili meçhul bir cinayet haberi gibi habire karalıyorum sayfaları ardıma bile bakmadan... Her yazımda suçlu bir aşk gibi yasadışı hüzünler biriktiriyorum cebimde, olmuyor...

 

Gönlüm durmak bilmiyor bir türlü, seni sevmelerimde unutmak istiyorum  bir an bile olsa , olmuyor...

 

Yastığımın altında ruhsatsız bir silah gibisin bana. Bütün özlemlerimden saklasam da seni. Yok oluşlarım, kırgınlıklarım, sürgünlerim, kimlik deyiştirişlerim fayda etmiyor sensizliğe bir türlü… Tek bildiğim şey, sensiz girdiğim zamanın her anına çınlayan yalnızlığımdır ki, bunu da susturmak istiyorum ama yine de olmuyor. Evet olmuyor...

 

Öyle bir özlüyorum ki, özlemim  esnek bir saniyede toplanmış sanki... İsyankar kelimelerim su serpsin istiyorum yürek yangınlarıma ama olmuyor...

Yüreğim ıssız bir telgrafhane gibi. Her sızlayışı mors alfabesinin tıkırtılarında , her tıkırdayışında, yeni kalp infilakları oluşturuyor sanki bana ; bu infilaklar ki, kuru evimin sensiz ve sessiz odalarında patlıyor... Ne dokunduğun el, ne duymak istediğim gülüşün, ne de görmek istediğim ceylan bakışlı gözlerin yoktur ; yorgun akşamların çıkmaz sokaklarında volta atarken…

 

Akşam oluyor, yine gece örtülüyor üstüme... Sessizliğin ağır tortusu en ücra hücrelerime birikiyor; biriktikçe çoğalıyor, çoğaldıkca boğuyor beni... Bilmem nasıl geçmeli bu hain gece? Havada da inadına şairane ne bir mehtap var bu akşam ne de bir şey... Bakışlarım kayıtsız açıklarda geziyor. Adım atacak sahillerim yok, demirleyecek limanlarım da...

 

Ben ve aç kalmış kelimelerim sanki sessiz zamanlara seranat’lar yapıyoruz... Yazdıklarım boydan boya ıssızlık; sensizlik ve kimsesizlik anlatıyor bana...Olsun be gülüm, bu da yalnızlığın redifleri alınmış şiirdir, sana dair yazmalarım.

 

Aslında bütün benliğimden  silmek istiyorum seni. Ama olmuyor...Hem de tüm benliğimden silmek istiyorum... Kaslarımı, sinirlerimi, kemiklerimi; hatta kanımı bile temizleyip, damarımdan, yüreğimden, gözlerimden, beynimden, düşünce ve hayellerimden atıp, kıvrımlarıma girmiş ve  bana çektirdiğin o tüm acıları silmek istiyorum. Başaramıyorum.. Çünkü, olmuyor,olmuyor…

 

İlk önce bağışlamayı silmeyi deniyorum yüreğimden. Sonrada seni asla ama asla bağışlamayacağımı yerleştirmek istiyorum yüreğime. Olmuyor...

 

Kendi kendime karar alıyorum bazen; atarken karanlığımı sensiz girdiğim sabahlardan; isyanlarımı, acılarımı, feryat ve haykırışlarımı alıyorum elime. Yine olmuyor...

 

Aslında geçmişimden tek bir parça kalsın istemiyorum seninle geçirdiğimiz o anlarımızdan… Gelecek, geçmişten çok daha fazla yaşanası olduğu halde bile ama yine kalıyor. Çünkü, olmuyor…

 

Ey hayatıma yabani öfkeler taşıyan sen. Söyle nasıl sileyim seni yüreğimden?.. Bazen bu yaşadıklarımı veya bana yaşattıklarını unutup, and içiyorum kendi kendime ve sana olan sevdama ama sözümde duramıyorum... Çünkü olmuyor.

 

Dudaklarım da körüklenen ihtiraslı sevdalara  inat “seni seviyorum,” kelimesi acılar içinden çıkıyor. Sefil yangınlardan çıkar gibi bir yürek sabahına... Canımın bile sürgünündeyim. Özlemindeyim, ürkek bir mülteci mahçubiyetindeyim, dahası yok!..  Söyle, kim anlam verebilir tetik düşüren bu sevdama?.. Yüreğinin iklimine düşen bulutlara neşter olsun sende bu sevdam!..

S.S.N.          

 

Sana olan bu ölümsüz aşk´ın o derin anlamını yitirdin sen be gülüm...Ferhat’ ların, Şirinler’in yaşadığı aşk´ı, aşk taki o varılmaz yüceliği kaybettin artık... Aşk’ı  o kadar basite indirgedinki, sadece sevilmek  ve sadece tapılmak istedin ; sonuç olarak’ta, basit’ce, hoyrat’ca bir kelime olan sıvı, aktarımı olarak algıladın ; algıladın ya , ekstra olarak da gördün.

 

Ama öylemi ... Aşk var olmamızın sebebi değilmi ... Aşk, Dünya’nın oluşumunun nedeni değilmi ?.. En ulvi, en kutsal, en erişilmez, kavuşulmaz ve aynı zamanda yanı başımızda değilmi ?.. Sen , sana olan bu sevdamı layık olan yere oturtman gerekirken

öldürdün.

 

Hatırlıyormusun, elini ilk tuttuğum anı ve ilk dokunduğum, ilk öptüğüm anı ; göz- göze gelmiştik hani ; bakmak’tan korktuğumuz bir andı o an , ve  mecburiyeti yaşadık... Aşk ile göz, göz ile kalp, kalp ile beyin, beyin ile tüm vücudun bir ilişkisi vardı o an ve tümünün umuduyla o aradığımız aşkı yaşadık o an...

Boşuna bir çabamı benimkisi  yoksa.

 

Seni ölümüne sevmenin, sebepsiz, nedensiz, amaçsız yaşamağa başladığımdan beri, kimliğimi, yaşantımı, sana dair özdeşleştirmemmi gerekti ?.. Yoksa , tamamen seni yaşamammı gerekti ?... Her anımda, her yanımda, her nefesimde sen olduğun halde ve seni aradığım gibi yaşadığım halde  yaşamammı gerekti ?.. Yaşadım’da, yaşattım’da seni, yetmedimi ?.. Bıktım , inan bana bıktım.

 

Gerçek aşkı görmek istiyorum artık... Aşk’lardan deyil, aşk tan yanmak istiyorum artık.

Çok uzaklar dan geldiğini  düşlediğim bir ruzgarın, yaklaştıkca dahada büyüdüğünü ve uğultusunun arttığını hissediyorum... Bazen’de , önüne kattığı o hazan yapraklarından sadece birini alıp, sen kokarsın diye kokladığımı, hemde tüm canıma yapıştırırcasına kokladığımı düşünüyorum... Çetin bir şavaşın ortasında kalmış bir asker gibi kurşunlara hedef olmamak için oradan oraya savrulur gibi, bende çığlıklarımı ruzgarın uğultusuna bırakıyor, ardından yok olup gidiyorum.

 

Sana dair yazdığım bu veya tüm dizelerimi henüz yatağımın içinde dağınık bırakmıyorum... Onları , seni sevmeye başladığım andan bu zamana kadar’ki olan anlardan uzun’da olsa eriyip yok olmalarını bekliyor  ve keyifle izlemek istiyorum aynen senin de bittiğini izler gibi.

 

Sensizliğin acısına koyabilirmiyim bilmiyorum ama, dallarından kopan kızıl çınar yaprakları nasıl caddeler boyu uçuşuyorlarsa, bende bu yapraklar gibi yağmurla ve doğa şöleni gibi, ağustos sıcağı bir yaz ortasında, soğuğa karşı yürüyen insanlar ve güneş ten önce şehre günaydın diyen serçeler gibi, buz tutmuş yüreğine konaklayacağım bir gün, bunu unutma... O içinde barındırdığını sandığın bütün çözümsüz ayrıcalıklı unsurların onuruyla yaşa sen... Ama , şunu da unutma’ki , hiç bir şey şehvet kadar unutturmaz kendini.

 

Zaman da çıktığım her yolculuğa bilet kestim... Bazen bir nisan yağmuru sonrası bulutların arasından süzülüp yüreklere dokunan güneşin sıcaklığında konakladım yüreklere ; bazen’de, yağmur yemiş ağaç yapraklarından ıslak paket taşlarına sırayla düştüm hazan yaprakları gibi... Yanaklarımdan dökülen yaşlar dudaklarıma dökülürken, terkedilmişlik ten olsa gerek ki, yaşamdan ve yaşanılmışlardan ayrılıp, karşılıksız bu sevdamın kollarına attım kendimi.

 

Anlayamıyorum ; insan gerçek aşk ı  hayatı boyunca sadece bir defa yaşayacağını, daha önce yaşadıklarının ve daha sonra yaşayacaklarının da bu fevkalede aşk ın bir sureti olmaktan öteye gitmeyeceğini bilmeden yaşarmı acaba !!..Hayat bitiyor ey sevgili , sonu gelir her aşk yolculuğunun bir gün mutlaka...Ama bir yıl, ama bir asır sürse bile bu aşk, şarkılarda susar, şiirler ve dizelerde ve sende susarsın bir gün...

Zaman donar kalır o ölgün bakışlarında be gülüm.

 

İki aşk arası o gün yaşadığımdır senle bende kalan unutulmaz hatıra... Adsız ve zamansız. Finalde kazanan hep kaybedermiş meğer... Başlangıç zafer olsa bile, final onun yengisi dir bilesin. Seni öyle çok sevdimki anlatamam. Yıldızlara merdiven uzattım sana dair. Dokunurken ellerim saman yoluna, gerçek aşkı bulduğumu sanmıştım. Ama... Birden karanlığa doğru düşmeğe başladım... Çağlar ve zamanlar arası aşk yolculuğum, birden durmağa başladı... Yalnızlığımı ikili yalnızlığa gömüyorum artık renksiz ve sessiz çığlıklarımla, taaki sen gelene kadar.

 

Sessiz bir yağmur yağıyor şu an... Her damlada bana aşk nameleri fısıltıyor ama, sensiz ölüm ilanı okuyor sanki bu nameler bana ; aşk öldü, o öldü  diye... Geceleri sen yatağında meleklerin kanatlarıyla uçarken ben penceremin önünde senin rüyana girmek için dua etdim hep... Bir bakışına, bir dudak kıvrımında titreşen gülüşüne ulaşmak için, dünyanın bütün çiçeklerini önüne sererdim, ama anlamadın...

Sen sende kal be ceylan gözlüm , ben beni ararken kuzey ruzgarlarında, sen batıdan gelen günah ruzgarlarının ıslığında bulacaksın birgün beni.Sevgilerimle.

 

SERGÜZEŞTÇİ. 1

 

Ezik yüreği riyakarlığa en büyük başkaldırıyı yapmış,ölümüne beslediği bu sevdanın büyük çığlıklarını yükseltiyordu...Yüreğinde yarım kalmış bir sevda ve içinden kopacak olan çığlıkların yansımalarını önlemeğe çalışan o...Neydi tüm bunlar ?..

 

Sokaklar sessiz ve karanlığın pençesi altında gürültülerden uzak, kimsesiz uzayıp giderken; yolunu kaybetmiş bir kaçak gibi oda kendini  arıyordu ; ne sebebini biliyor, nede biryere ulaşmağa çalışıyordu...Yorgun ve argın bir şekilde sessizliğine bürünüp, bir duvar dibine sokuldu...O birşey arıyordu,aşkı; evet aşkı arıyordu...Zaman dakikaların kuşattığı bir dilimdi ve o bu dilimde sürüklenip giderken, rolünü bile bilmiyordu... Bu Kaos ve boğazında asılı olan hayatın acıları düğümleniyor, boynu bükük, bahtı kara bir ‘ SERGÜZEŞTÇİ’ yi oynuyordu adeta...

 

Umutların kırıntılarından arta kalan ve bu güne kadar sürdürdüğü bu bekleyiş ve aramalardan  ne bekliyordu hala ; boşluk, üzüntü ve kederden başka?..

Yalnız yaratılmadı... Onunda anası, babası ve kardeşleri vardı , oda herkes gibiydi , dipdiri canlı ve kanlı, eli, ayağı, gözü ve kalbi vardı onunda ; oda gülüyor oda ağlıyordu , oda düşünüyordu.. Herşeyden ötesi, oda sevmesini biliyor ve  sevmek istiyordu, hemde ölümüne.

 

Ama olmadı işte... Belkide çok görüldü ona bu yaşam ve dışlandı ve kullanıldı... O bunlara aldırmıyor  seviyordu hep...Birilerini sevmek ve  birileri tarafından sevilmek bu özlemle yaşıyordu... Bu yıllarca sürdü gitti...Gün oldu bir dost aradı bulamadı... Gün oldu bir aşk aradı bulamadı... Yıllarca aradı, aradı, aradı... O birşey arıyordu aslında... ‘ AŞK’.ı, evet aşkı arıyordu... Evrenin temel dinamizmi olan aşk’ı... Çünkü , o da sevmek ve sevilmek istiyordu...Onu anlayacak, onu anacak, tanıyacak, dinleyecek, sevecek ve arzulayacak bir varlığa, yani bir cana gereksinimi vardı...Ama,  aşk’ın çehresi olan karanlık ile ışık, dalga dalga yayılıyordu onun dünyasına...O bundan habersizdi...Tüm evrende deyişimler oluyordu ama, onun dünyasında deyişen bir şey yoktu , hep aynıydı o.

 

Sular ırmakları,ırmaklar denizleri, denizler ise, dalgaları oluşturuyordu ; o aşk’ı bir türlü bulamamıştı... Yıldızlara, taşlara, sulara ve rüzgara sordu aşkı... Biz onu taşıyamayız dediler ; onu ancak İnsanoğlu taşır , sen git insanoğlunda ara onu bulursun elbet geçde olsa... Aradı da; ama, yalan ve riyakarlıktan öteye bulduğu birşey yoktu. Artık umudunu kesmişti. Çünkü, kendini kaybetmişti, kendi özüne yabancılaşmıştı sanki... Bir devinim girdabına düşmüştü ve çaresizdi ; kaybettiği kendini tekrar kazanmak ve kendi özüne geri dönmek istiyordu ama,birtürlü başaramıyordu bunu.

 

Aradığı aşk onun aydınlığını sürekli olarak gölgeliyor ve yutmak istiyordu sanki ; aşk ona sözde ışığı doğuracaktı, doğuruyordu da ama, kendi karşıtı olan karanlığıda beraberinde getiriyor ve onu karanlığa esir ediyordu... Başka bir deyişle aşkın diyer iki evrensel yansımalarından biri onu ablukaya alıp yutuyordu adeta...

 

O bundan habersizdi ve aradığı aşk ona durmadan, dinlenmede, gürül gürül akıp giden ve aynı kaynaktan beslenen, zaman ve mekan boyutlarını oluşturan, aynıyken ayrı düşen kozmik tözler, yani hareket ve evrimin temel dinamizmi olan aşk, iki farklı görünüm ve boyutundan olan birini hazırlamıştı ona... Yani, karanlığı, yalnızlığı,acıyı, terkedilmeyi ve kullanılıp atılmayı hazırlamıştı ona... O tüm bunlara rağmen hala aşkı arıyordu. Öyle bir gün geldiki ,deryalara dönüşen içindeki aşk deyil bir yudum mutluluğu, bir damlayı bile çok görmüştü ona, artık aranmıyor sorulmuyordu...Evrenin meta fiziği olan aşk ona  birçok acılarıda beraberinde getirip sonrada yıllar sonra çekip gitmişti... O tüm bu kavramlar içinde ne yapması gerektiğini bilmiyor, bilmeden yaşıyordu.

 

Yalnızlığın ve unutulmanın arasındaki bu köprü üzerinde yaşamak neydi onun için?.. Hayal bile kurmağa hakkı yoktu sanki... Ölümle eş anlamlı bu yaşam çizgisinde kendindende öte olan bir sevda  vardı içinde... Sevgisine vurduğu zinciri umutlarına ve hayallerine vuramıyor hala arıyordu o hayallerinde yaşattığı aşkı... Ağlayamıyordu bile doyası olarak hıçkıra hıçkıra. Oysa ağlamak güzeldir ; süzülürken yaşlar gözlerinden, kilitlenir bakışların bir anda boşluğa ve onu yaşatırsın o boşlukta... Ayrılık acısıyla şekillenen onun yokluğu ve  o boşlukta yarattığın onun yokluğunun varlığı... Düşünsene bir kez !..

 

Aşk Evrense, aşk doğaysa, aşk bedense ; türkülerde, şiirlerde onun ruhudur... Dünyayla güneş gibi var olan aşk, yüreklerde dile gelir türküler ve şiirlerle... Yoktur günahı bunun, yoktur cehennem korkusu, yaşama sevinci deyil sevdanın sevincidir var olan... Aşık olan bir canın coşar yüreği ve dalgalanır deniz gibi... Binlerce milyonlarca olan tutkuyu taşımak mezara kadar ne güzel.

SEVDAMI KİMSE BİLMEZ

 

Gel gitme sevdalım!.. Düşlerim ıssızlaşır gün  gün  sensiz  girdiğim  akşamlarda. Bir yağmur öyküsü kadar güzel,  içli ve suskunsun  bana. Sensizlik hep yalnızlık söylencelerini getirdi, suskun ve çaresiz.

 

Saçları ayaz bir şehir de kalmışım ki sorma. Üşüyorum, üşüyorum  sevdalım, üşüyorum. Suçsuz yüreğimin evreni ve ak alınların içinde  düş. Hep aynı yoksulluk, hep aynı çığlığımda kan. Bitimsiz sevdamın  katı  yargısı ve ırgat hüznüm. Kaç kere sensizliye ağlayarak, ipe çekilerek, kaç kere eğilmeyen bir yürekle sevdim seni  bilirmisin ?..

 

Uyanıyorum sensiz  uykularımdan ve sensizliğe terliyor ellerim; çoğaldıkça sensizlik, acılar artıyor yüreğimde... Sevdamı kimse   bilmez , siline siline yaşıyorum yokluğunun varlığında bu sevdayı. Armağanımdır  işte bu sana... Bir serin su, belkide, bir mavi aydınlık; bir ince buğday sapı kadar soluk almaktır bende... Hele o derin merhaban; bir güven duygusu kadar güçlü ve güzel.. Bir deli oğlanım ki , durgun yıllarda gelmişim  dünyaya... Anımsayamam  hiç geçtiğim yolları ; bilirim, yok başka bir cehennem  sensizlikten başka...

 

Şair  Baba derki... Sen yanmasan, ben yanmasam, nasıl çıkar  karanlıklar aydınlığa?.. Ölümün diyalektiğidir bu: belki de sevdanın.Ölüm çirkinliğidir; çünkü ,  nice güzel insanlar  öldüğünde, ölümün katı, soğuk, sarı haline esir düşmüştür ; oysa onların aydınlıkta birer  fotoğrafları vardır bilesin.

 

Sevdası son şair !..

Bazen gizemli bir ölüm gibisin sevda uykusunda, bazen de  tek bir nefes te  bin uzayan son şair. Yüreğimde’ki sitem ve mehtaplı gecede kaybettiğim yakamoz... Özlemini yağmurlarla paylaşan ben...Ne sırrı kaldı ki bu sevdanın ?.. Hüznümdür bu benim bilirim ama, umudu güneşten nasıl uzak tutabilirimki ?.. Halen yüreğimle konuşuyor ve koşuyorum sevdamın dağlarına... Unutma’ki , ne kadar’da   karlı olsa hala dorukları yüreğimin, baharı erken gelmiştir sana olan sevdamın dökülü kaldığı yere.

 

 

Gerçeğin düşe, gündüzün geceye, sevdaların gömüldüğü, üstünün sual sorulmadan örtüldüğü yerdeyim... Çünkü biliyorum’ki,  ben asla adam olmam, sen hiç olmadığın gibi...Yarı bozgun avare sevdamla gömdüm seni yüreğime...Yaşanmış bir günü kurumuş bir çiçekten daha güzel anımsatan ne vardır ?..  Bu gülü taşımalıyım uzun yıllar saklamadan önce, göksümde taşımalıyım  sessiz bir sitem gibi...Sevgilerimle.

 

YOKLUGUMLA  SEV  BENi

 

Yaşamın akışını formüllere bağlamak yanlış olur elbette ; yaşam kendi dialektiğinde kendi mecrasını buluyor... O temel çelişkilere gelince, güzel kız, yani; yamak yanlış olur elbette...Y "karşılıksız sevdalar a, bu ezeli bir kavgadır ; taa Habil'le Kabil'den beri var olan bir kavga.. Spartaküs'ten, Şeyh Bedrettin'den bu yana var olan bir kavga; var da,hep bu katılıktamı sürüp gidecek bu kavgalar?..

 

Bazen karar verip de zincirlemek istediğim sözcükler,tümceler,düşünceler ne yapıp edip bir yolunu bulup sana sesleniyorlar  "seni seviyorum " diye… Tabi böyle oluncada sevmek sözcüğü anlamını yitiriyor bir şekilde.. Pek de zavallıca bir iş değilmi?.. Ortada kazanan tek bir insan bile yok aslında.. Bence tabi...

 

Her bahar geldiğinde çiçek açmasını bilen ağaçlar kadar bile olamıyoruz... Aslında hayat, aklı başında yaşamak için çok kısaymış meğer…Sana, seni sevmek istiyorum dediğim günü düşünüyorum ; ne kadar da çok sevmişim meğer seni... Seni severken, imbiklerden geçiriyorum sevdamı.. Uçurumlardan atıyor, ovalar da dinlendiriyorum.. Seni severken güzel kız , sensiz girdiğim her akşamlara tutuklu kalıyor ve bu sevdanın hışmına uğrayıp, gözyaşlarıma boğuluyorum...

 

Yüreğimden taşan keder, boğazım da düğümlenip duruyor…Kirpiklerim ıslak, anlım da kasvetin derin eğrileri…Seni gördüğüm o ilk günün yapışkan bulanık,sisli resmine bakabiliyor, daha uzun konuşabiliyorum seninle gülüm…

Senin olmadığın yerde seni daha çok seviyor, daha’da bir özlüyorum…Hayatı ne kadar yaşanılmaz kılarsak ve sevdamıza ne kadar özlem yüklersek, o kadar iyi olur…Ne sen bana gel, nede ben geleyim sana istemem…Yokluğunda bulmak istiyorum seni bitanem ; sende benim yokluğumla beni sev ki,  yokluğum la avunacak kadar yürekli olasın.

 

Belkide bu yokluğum, elini uzattıgında dokunacak kadar yakınlığımı ifade edecektir sana…Ve sen, ordasın biliyorum ; uzaklara dalıyor gözlerin, dışarı çıkmak gelmiyor içinden gelirim diye ; kendine nedenler den, niçinler den hatta ve hatta  umutlardan, hayellerden bir dünya kurmuşsun…

Kırlangıç sürülerinin çığlıklarını duyuyorsun, biliyorum ama, göç yolu üstünde odan…Ve, Neon ışıklar bile kar etmiyor...

Gözlerin yanlızlık içinde, sözlerin ıssız; eski,sararmış bir fotoromanın içinde kendini bin kere, ama bin kere arıyorsun…

 

Şimdi yoksun biliyorum...Ve , dilediğim gibi seni binkere daha düşüne biliyor, tutup ellerinden bin kere daha öpe biliyorum…Götürebilmek seni, senin dilediğin yere... Hasret ellerimle okşayabilmek saçlarını, yanaklarını… Sen varsın bende, biliyorum, nereye gitsem bana geliyor, beyaz bir kağıda döktüğüm satırlar, içtiğim demli bir çay  ve cigaramın en derin nefesi oluyorsun bana.. Ne vardı demiyorum ; kanıma girecek, gözbebeklerime oturacak bir şarkı gibi…

 

Sen hiç bir yerde yoksun, biliyorum ; olmayacaksın’da… Çünkü , seni yüreğime sığdıramıyorum…Öyle bir sevdasınki bana; bir ışık,  karanlığımın ortasında eksilmeyecek olan...Yaşamaksın bana, hiç bir yerde ve her yerde...

Geceyi içine döken tomurcukların yeşiliyle geldin bana , goncayı açsın diye bekleyen bülbül misali beklerken seni…Bulut una sadık yağmurlar gibi geldin bana, bir atımlık mesafede yalnızlığın kurşunlanan anlarına hedef olurken... Bütün boşluklarını  sen doldurdun ömrümün…Yaşanmadık aşkı sen yaşattın bana…Söylenmedik sözler yerine sen varsın. Güzeller güzeli... Vuslat yüklü selamlar olsun sana.

 

ÇİLEMİN  ADI  BU                                                              

 

Acı vermeyi nede çok severmişiz.. Ayrılık özlem ve  göz yaşı… Kimin için bütün bunlar... Ne diyeyim  zulmün artsın !.. Demek yerindeyse kurumağa yüz tutmuş bir çiçeğe su vermek kadar güzel bir sevda yaşattın bana karşılıksızda olsa...Hani, uzak bir gezegen den yaklaşmağa çalışırcasına ve hayatından umudunu kesmiş bir kaçağın son çırpınışlarını sergilercesine elimi uzatmıştım sana.. Sanki yaşayacağım yıllar dahamı iye olacaktı diye düşünüyorum.

 

Ortada kazanan tek bir insan bile yok  aslında şu dünyada... Her bahar geldiğinde çiçek açmasını bilen çiçekler kadar bile olamıyoruz. Ve ölüm , O da yanlış yapıyor. Neden acılardan önce gelmiyor ki ?..

 

Ne kadar da çok sevmişim meğer seni.. Her ne kadar sevme özürlü olsamda, geri zekalı olsamda, yinede sevmişim be...Bu sevdayı sen başlattın. Ama inanıyorum ki, sen ve senin gibiler noktalayacaktır yine. Yani  Sevilip te hiç sevmeyenler ... Nasılmı !..  Boşver.

 

Tüm bu olup bitenleri kavramağa ve yerli yerine koymağa çalışırken, bir aldatılmışlığın mührü daha vuruluyor  anlıma. Ateş ve siyah, başlangıcı doyumsuz bir mutluluk, bitişi riyakarlık ve tarihi dönemeçlere yazılacak kadar önemli bir olay.

 

Yıllardır ölümüm ıssız eşiğinde aldığım soluğu galiba vereceğim sonunda... Ve bir acının içindeki sevinç hareleri... Bu sevdam bir cehennem yaşattı bana.. Beni kuşatan bu cehennem ve beni yöneten kasvet’le gaflet ten  ne zaman kurtulacağım ?.. Laf aramızda, yaşıyorum diye bilmenin ölçütü para pul değil artık.. Özlenen bir düzey olmakla birlikte ne insanı insan yapıyor, nede ülkeleri Ülke; ondan çok daha önemli şeyler var ve en önemlisi de insanın kendisi ; işte bunu  bir türlü anlayamadık biz, bundan dolayıdır ki, hayat okulunda hep zayıflarla dolu  geldi karnemiz ve sonuçta da sınıfta kaldık tabi ki..

 

Meçhule giden bu sevda gemisine bende binmişim meğer... İnanıyorum ki  günün birinde bende gülüp, mutlu olacağım... Ve de sanıyorum ki, o uçsuz bucaksız bitip tükenmeyen yollardan kurtulmamdan sonra, sevgiler, aşklar da yasaklanmayacak bana.. Oysa Kerem gibi yana yakıla öz ve biçim deyiştirmekten öteye gidememişim.

 

Bağışla beni... İster cahilliğime say, ister aymazlığıma... Biliyorum,  yine her zaman ki  gibi aynı hatayı işleyerek seni yargılıyorum... Har yazımın sonunda da anlıyorum ki, buralar bana göre değil ; ama senin olmadığın yerde seni daha çok seviyor ve de daha çok özlüyorum.

Ne yapalım, ÇİLEMİN ADI BU

Tüm mutlulukların senin olması dileğiyle, hoşca kal.

HERKES YAŞADIĞI YERE GÖRE İNSANDIR

 

Koştum... Yüreğimde yarım kalmış bu sevdamla, nefesimin kesilmesine aldırmadan koştum... Hiç bir yere gitmek istemeyen ayaklarım zoraki kalmış durumlarda ki gibi kaldırımları zorlarken, içimden kopacak olan bir çığlığın yansımalarını önlemeğe çalışarak koştum.

 

Sokaklar sessiz ve karanlığın pençesi altında gürültüler den uzak, kimsesiz uzayıp giderken,  yolunu kaybetmiş bir kaçak gibi bende kendimi  arıyordum; ne sebebini biliyor, nede bir yere ulaşmağa çalışıyordum...

 

Yorgun argın sessizliğime bürünüp bir duvar dibine  serildim... Kalp atışlarımın sesini dinlemeğe koyuldum. Yaklaşık on dakika böyle geçti, doğrulduğumda öksürmeğe ve terimin soğumasıyla titremeye başladım. Aslında alışkın olmalıydım böyle şeylere çünkü, daha öncede   bir kaç kez aynı darbeleri yemiş, yine zavallı konumunu düşürülmüştüm.

 

Bacaklarımdan göksüme  doğru yayılan  bir sızı  yüreğimi delerek geçti. Artık hiç bir şey düşünmek istemiyordum... Ne geride kalan günlerimi, ne eş dost, ne bir sevgili, ne de içimde büyük bir yaraya dönüşen onca yıllık  zaman içinde yaşamış olduğum  karşılıksız sevdamı..

 

Yine bir cigara yaktım... Bir iki  nefes çekip kendime gelmek istiyordum ; o an bir şişe içkiye sahip olmayı öylesine arzuladım ki, fakat o saat te  açık tek bir yer bile yoktu. Kıpırdayacak halimde kalmamıştı üstelik. Azda olsa ruzgarın hışmından kurtulmuştum güya  bir duvara yaslanmakla; ama hala üşüyordum.

 

Gülümsemeye çalıştım, yapamadım. Zaten yapamazdımda.. Çünkü, yıllardır gülmesini unutmuştum. Gülmek artık yapmacık ve anlamsız geliyordu bana...

Kıştan kalma bir gündü sanki... Havalar soğuk ve yağışlıydı. Sırt üstü uzandım, yokluğun içinde yıldızları  görmek istedim. Gök yüzü bulutlarla kaplıydı. Ay dünyaya küsmüştü sanki ve sadece bir kaç yıldızın bana göz kırptığını hissettim. ‘ Yildizlar ’, diyebildim kendime.. ‘ Yildizlar nereye gittiniz, neden yalnız bıraktınız beni bu gece ’?.. Gökyüzünün solgun yüzünü sert bir imaj bürümüş, ağırlaşan  yüzünü üstüme indirmeğe meyletmişti sanki.

 

Tek isteğim kendime sığına bilmekti artık. Kendime sığınmak ve onu kendime anlatmak ve onu kendime anlatarak, kendimle dertleşmek istiyordum. Ama anlayamadığım bir şey vardı, sanki bir başıma kalmıştım bu koca dünyada.

Yorgun, sessiz, kimliksiz, bir duvarın dibinde soğukla, geceyle, kendimle ve onunla cebelleşen ben, ne kendime yakın olabiliyordum, nede ona.

 

Nefesim de ağır akşamın buğulu hüznü gizliydi. Mor gecenin kuytu bir köşesinde yalnızlığımın tenhalığından uzak, gittikçe kalabalıklaşıyordum kendimle. İnsan ufkunun geniş ve dar koridorları, kendini ve dünyayı anlamlandırmaktan uzaktı  artık benim için. Beynimin hücrelerinde  elimde olmadan gecenin bittiğini ve yeni bir günün başladığı zamanının geldiği müjdelenirken, kalktım ve eve doğru yürümeye çalıştım... Uçsuz bucaksız bu yer yüzünde, sonsuzluğun seyrinde gezinmek istiyordum sanki.

 

Zaman dakikaların kuşattığı bir dilim di ve benim rolüm olmadan dilimler sürüp gidiyordu ; bu kaos ve boğazımda hayatın acıları düğümleniyordu. Boynu bükük, bahtı kara  bir sergüzeştçiy dim geçmişimde. Varlığım su tanecikleri gibi yaşamın akışında eriyip kayboluyordu. Ufkumun kılcal damarları kopmuş, usancın merkezinde tek başıma kala kalmıştım. Engin denizlerin hırçın dalgaları gibi habire kıyılarımı dövüyordum. Havada asılı  sarkacımda beni bağlayan ip kopmuştu. Ne ruhum bedenimi, ne de bedenim ruhumu kaldıracak güçteydi. Düşüncelerim gurbete çıkmış, aciz bedenim sancılarıyla kala kalmıştı...

 

Hala umutların kırıntılarından bu günedek sevdamı sürdürürken, uyarlanmamış şaheserler yaratmağa devam ediyordu beynim... Ezik yüreğim bir riyakarlığa en büyük baş kaldırıyı yapmış, ölümüne beslediğim bu sevdanın  en büyük çığlıklarını yükseltiyordu... Neydi hayatımı alt üst eden ve beni derbeder yaşantının uçurumlarında gezinmeğe zorlayan; neydi gönlümün penceresinde sarp kayalara çarpıp, kırılan aynaların gerçek yüzü, ben neydim ve dahası, benkimdim ?..

 

Boşluk, üzüntü ve kederle doluydum. Ayaklarımı kotrolsüzce bir sağa, bir sola iterek sürüklemeye çalışıyordum. O korkunç anı  ve bana gelen o mesajı unutamıyordum bir türlü, kendi kendimi öldüresim geliyordu ; içim de varoluş sebebimi bir kenara bırakıp, real hayatın mutlak egemenliğine boyun eydim ve yine vardım ve yine yaşayacaktım, ama içimdeki ertelenen o korkunç acılarla belkide tüm bunlara layıktım.

 

Herkes yaşadığı yere göre insandır çünkü. Bundan önceki dizelerimde ne kadar karamsarlık vardıysa, şimdide bir o kadar yangın var hemde sözcüklere sığmayan bir yangın. Yüreklerinde sevgi olmayanlara, aşk ı yasaklayanlara, alkış tutmak gerekmiş meğersem  bu dünyada... Birşey varki dokunur bana, hani hiçde hak etmediğim o itham..

 

Uyanık ken görülen bir rüya gibi oldun bana.. Karanlığın aydınlığı, ikiyüzlülüğün dürüstlüğü, insanlaşmayanların insanlaşması gibi. Bir süreci  yaşamanın utancını yine sağ kalanlar yaşar...

‘ Bir şaire yakışan silah kalemdir ‘ .. Metin Altıok un bir iki dizesi geliyor aklıma… Derki, ‘Temiz kalmış ne bulunur bir çöplükte... Aşk ta kirlenir elbet te insanla birlikte...

 Bütün sevgi ve mutlulukların seni arayıp bulması dileği ile.

AŞKIN  DİYALEKTİĞİ  META  FİZİĞİ  VE  O

 

Yalnız yaratılmadı...Onun da anası, babası ve kardeşleri vardı. Oda herkes gibiydi. Dipdiri canlı ve kanlı. Eli, ayağı, gözü ve kalbi vardı onun da. Oda gülüyor oda ağlıyor du. Oda düşünüyor du. Herşeyden ötesi oda sevmesini biliyor ve  sevmek istiyordu.Ama olmadı işte. Belkide çok görüldü ona bu yaşam ve dışlandı ve kullanıldı... O bunlara aldırmıyor  seviyordu hep. Birilerini sevmek ve  birileri tarafından sevilmek bu özlemle yaşıyordu . Bu yıllarca sürdü gitti.

 

Gün oldu bir dost aradı bulamadı ; gün oldu bir aşk aradı bulamadı. Yıllarca aradı, aradı, aradı... O birşey arıyordu aslında. ‘ AŞK’ı... Evet aşkı arıyordu... Evrenin temel dinamizmi olan aşk’ı.. Çünkü, oda sevmek ve sevilmek istiyordu... Onu anlayacak, onu anacak, tanıyacak dinleyecek, sevecek ve arzulayacak bir varlığa, yani bir cana gereksinimi vardı.

 

Ama  aşk’ın çehresi olan karanlık ile ışık dalga dalga yayılıyordu onun dünyasına. O bundan habersizdi.Tüm evren de deyişimler oluyordu ama, onun dünyasında deyişen bir şey yoktu ve hep aynıydı o.

 

Sular ırmakları, ırmaklar denizleri, denizler ise dalgaları oluşturuyordu. O aşk’ı bir türlü bulamamıştı... Yıldızlara, taşlara, sulara ve rüzgara sordu aşkı ; biz onu taşıyamayız dediler, onu ancak İnsanoğlu taşır  sen de git insanoğlunda ara onu bulursun elbet geç de olsa.

Artık umudunu kesmişti... Çünkü, kendini kaybetmişti, kendi özüne yabancılaşmıştı sanki, bir devinim girdabına düşmüştü ve çaresizdi. Kaybettiği kendini tekrar kazanmak, ve kendi özüne geri dönmek istiyordu ama, birtürlü başaramıyordu bunu.

 

Zaman sonra birini tanımıştı !.. Mutluydu ve  o  günden sonra kendisini bile aramıyordu artık... Kendince o yıllarca aradığı  aşkı bulmuştu sanki; ama bu aşkın onu büsbütün karanlığa mahkum edeceğini bilmiyordu. Bulduğu aşk onun aydınlığını sürekli olarak gölgeliyor ve yutmak istiyordu... Aşk ona sözde ışığı doğurmuştu; doğurmuştu ama, kendi karşıtı olan karanlığı da beraberinde getirmiş ve onu karanlığa esir etmişti ; başka bir deyişle aşkın diyer iki evrensel yansımalarından biri onu ablukaya almıştı ve yutuyordu adeta.

 

O bundan habersizdi ve bulduğunu sandığı aşk ona durmadan dinlenmeden, gürül gürül akıp giden ve aynı kaynaktan beslenen, zaman ve mekan boyutlarını oluşturan, aynıyken ayrı düşen kozmik tözler, yani hareket ve evrimin temel dinamizmi olan aşk, iki farklı görünüm ve boyutundan olan birini hazırlamıştı ona ; yani karanlığı, acıyı, terkedilmeyi, kullanılıp atılmayı hazırlamıştı ona.

 

Tüm bunlara rağmen o bununla da mutlu oluyordu veya olmağa çalışıyordu. Öyle bir gün geldiki , deryalara dönüşen içindeki aşk deyil bir yudum mutluluğu bir damlayı bile çok görmüştü ona...Çünkü, son mektupda gelmişti, ( ELVEDA ). Ve artık aranmıyor sorulmuyordu. Evrenin meta fiziği olan aşk ona geç gelmişti ama birçok acılarıda beraberinde getirip sonrada yıllar sonra çekip gitmişti... Tüm bu kavramlar içinde ne yapması gerektiğini bilmiyor, bilmeden yaşıyordu.

 

Onca yıl arayıpta geç de olsa bulduğunu sandığı aşk buydu galiba. Varlığının ve yokluğunun arasındaki bu köprü üzerinde yaşamak neydi onun için?.. Hayal bile kurmağa hakkı yoktu sanki... Ölümle eş anlamlı bu yaşam çizgisinde kendinden de öte olan biri vardı içinde.

 

Sevgisine vurduğu zinciri umutlarına ve hayallerine vuramıyor onu hala umutla geleceğini  ve bir gün tekrar karşılaşacağını hayal ederek bekliyordu... Sanki onu tanıyana kadar hiç yaşamamıştı ve onu tanıdıktan sonra yaşamanın tadına varmış ve tekrar yaşamak istiyordu... Ağlayamıyordu bile doyası olarak hıçkıra hıçkıra... Oysa ağlamak güzeldir  ayrım yapmaksızın. Süzülürken yaşlar gözlerinden, kilitlenir bakışların bir anda boşluğa ve onu yaşatırsın o boşlukta. Ayrılık acısıyla şekillenen onun yokluğu ve  o boşlukta yarattığın onun yokluğunun varlığı; düşünsene bir kez !..

 

Aşk Evrense, aşk doğaysa, aşk bedense, türküler’de, şiirler’de onun ruhudur... Dünyayla güneş gibi var olan aşk, yürekler de dile gelir türküler ve şiirlerle... Yoktur günahı bunun, yoktur cehennem korkusu, yaşama sevinci deyil sevdanın sevincidir var olan... Aşık olan bir canın coşar yüreği ve dalgalanır deniz gibi ; binlerce milyonlarca olan tutkuyu taşımak mezara kadar ne güzel.

BİR  BUSE

 

Zaman bir hüzün yağmuru gibi çöküyor yüreğime. Dudağımda isyanlar ve yarınlarım karanlık. Umutlarım ise, bitmiş tükenmiş. Bir garip alemdeyim ki sorma?..

 

Yokluğun bendenmidir yoksa yanılgımdanmı bilemiyorum... Sevda türkülerimde işlediğim o sana dair düşlerim ellerimden kaçıyor hep... Penceremin önüne konan bir kuşum bile yok. Siyahın gamı kadar oldu bu sevda bana ve uzaklardan gelen bir ses, gönlüme bir buse koydu.

Ahh bu çıkmaz tunelden çıkıp giden düşlerim; onamı yanayım yoksa, sevda şiirleri yazan  o banamı?..

 

Ben beni ararken kuzey ruzgarlarında, sen batıdan gelen günah ruzgarlarının ıslığında buluyorsun beni... Bir gülün dalında, arının kanadında arama beni; ancak dünyanın cehenneminde bulabilirsin. Ve sen hüzün çiçeğim, gül yüzlüm, ben  meçhuldeki bu beni bulmağa giderken, gelenler gidenleri arattığı gibi, gidenlerde gelecekte gelecekler için hep açık kapı bırakacaklardır... Sen seni sevmeye devam et. Can havliyle sarıldığım bu karanlığı ve yalnızlığımı aşmaya çalışmıştım hep; oysa görüyorum ki, yanılmışım.

 

Bilemiyorum aşk mı bana gecikti, yoksa benmi geç kaldım. Uçurumlardan uzak kalamıyorum. Zaman içinde daha çok ölüyor, daha çok tükeniyorum. Korkunç ölümlerle süslenerek  bir umuda yapışıp kalmışım sanki. Kim çıkıp ta dindirebilir bu acılarımı ?..

 

Yahya Kemal Beyatlı’nında  dediği gibi

Artık demir almak günü gelmişse zamandan

Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol

Sallanmaz o kalkışta ne mendil, nede bir kol

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli

Günlerce siyah ufka bakar, gözleri nemli

Biçare gönüller, ne giden son gemidir bu

Hicranlı hayatın nede son demidir bu

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler

Bilinmez ki, giden sevgililer dönmeyecekler

Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden

Bir çok seneler geçti, dönen yok seferinden

SEN  GİDİNCE

Adresine Ulaşamayan Mektuplar

 

Bir başkaydı bizim sevgimiz... Eşit ağırlıkta aynı duyguyu aynı anda paylaşırdık seninle; beyaz kağıtlara desenler çizer, sevdamızı yazardık hep... Sen sürekli kalp resimleri çizer, ismimizin baş harflerini yazardın; bense, güllerle bezer, altına da ‘Seni sevmiyorum’ diye yazardım, surat asardın önce, sonra da tatlı tatlı gülümser, ‘ Beni bu kadarmı çok seviyorsun ‘ der, boynuma sarılır öperdin.

 

Hiç unutmuyorum, bir Cuma akşamıydı yine ve yağmur yağmağa başlamıştı, o an göz göze geldik aynı anda ve kim önce hedefe varacakmış gibi çabuk çabuk ayakkabılarımızı giyip sokağa atmıştık kendimizi... Sen bir çocuk, bense aşkından sırıl sıklam ıslanmış bir sarhoş gibi sevgimizi haykırmıştık bir birimize... Bilerek sulara hızla basıp, bir birimizi ıslatmış, sonrada ağzımızı açarak yağmur damlalarını yakalamağa çalışmıştık. Saatlerce yürümüştük o akşam.

 

Şu anda ise, haber bile vermeden kaybolup gidişini düşünüyorum. Yağan her yağmurda sokağa çıkmak yerine, camdan öylesine bakıp, seni anıyorum. Kalbimden taşan keder, boğazımda düğümlenip kalıyor. Kirpiklerim ıslak ve kırık. Alnımda kasvetin derin çizgileri, ilk günlerin yapışkan bulanık sisi giderek kalkıyor ve yeni bir yenilginin mührü daha vuruluyor anlıma ; ateşle ve siyah.

 

Kayboluşun sinsi ve karanlık... Gözlerini ve o tatlı gülüşünü unutmak ne mümkün.

Sana yazdıklarımın sayısı  yaşını ve boyunu bile aştı. Ağıt yakmak deyildi niyetim, başka şeyler yazmak için oturmuştum yazımın başına... Beni kuşatan cehennem den, beni yöneten  gaflet ten söz etmek istemiyordum... Bir sevda geleneğidir aslında ağlamak, kadın – erkek ayrımı yapmadan ve bende ağlıyorum şimdi gidişine.

 

Sen gidince !.. Sana giden yollar da kapandı... Savrulan umutlarımı ektim yollarına, ölümü küçülten bir bekleyişle... Tenha elvedalarda düğümlendi sevinçlerim.  İnceden süzülüp gelen hüzünler, boğazımda bir düğüm oluşturdu ve göz pınarlarımda ağır bir sızı  bıraktı.

 

Sen gidince !.. Dudağının deydiği çeşmeler bile kurudu, kimsesiz kaldı ellerim, yıkıldı yüreğime sonbaharlar... Hüzne battı gözlerim, ellerim sustu, kimsesiz hıçkırıklarla rüyalarım ağladı sen gidince.

 

Sen gidince !.. Tutturamadım yaşamın kıvamını, yığılıp kaldım çıkmaz sokaklarda, şahlarım hep mat oldu. Birde, Analar ın göküs kafesi üstünde taşıyarak, bir ülkenin utancı haline getirdikleri resimleri gibi, resimlerin kaldı duvarlarda.

 

Sen gidince!.. deyişik zaman ve mekanlarda yabancılaşmanın ülkesine doğru giden trenler bile deyişti. Her saat başı kalkmıyor artık ve en çokta kendi tutkularının esiri olmuşlardır yolcuları, birde yanında olupta yitirdikleri. Durmadan yazdığım dizelerden medet umuyorum artık. Kendi dizelerime çarpılıyorum , çakılı kaldığım sığınaklarda.

 

Hani gelsen diyorum hayellerime bir kez,  sepet- sepet güller döksem yollarına ve gelsen düşüncelerime bir an, baharları sersem ayağına  mevsim- mevsim... Dolunaylar ve yıldızlar yerine doğsan dünyama bir kez, ışığına düşerim pervaneler gibi.Ayrılığından çoğalan aleverinden kurtulsam aşkının. Bütün sorularım cevapsız kaldı, bütün hayellerimin gerçekleşmesi hayel oldu.

 

Sen gidince !..Yıldızlar bile düştü göklerden, durmuş çarklara sıkışıp kaldı çığlıklarım. Bir yalın isyandır bu gülüm çırıl çıplak...Öfkedir, erik dalı,  badem yeşili,  su burcu, kan çiçeği, biraz yekinmedir; sessizce kendini bulan...Ağaran...Yorulan...yenilen ve yeniden doğrulandır gülüm, yeniden doğrulan.

 

Bir yere sığdıramadığım sevdam ve doğurgan dizelerim... Hiç ihanet etmedi ki bana seni sevmelerimde. Sevda geleneğidir; bütün sevdalılar ağlar ayrı düşünce… Bu ağlamaya katılanların sayısı, ağlama süresi, o an  için bulunup söylenen sözlerin etkisi , hıçkırık  ve göz yaşı miktarı, bunlar hep terkedilen kimsenin  ne kadar çok sevdiğini anlatır... Ne kadar çok sevmişim meğer seni, ne kadar çok....

Yine bir sevda geleneği olarak ‘ Erkekler ağlamaz ‘ derler ama, bırakında ağlayayım  doyasıya.

 

Yalnız Adam

Kemal Atmaca

LÜTFEN DİKKAT EDİNİZ

Bir eserin tüm hakları yapımcıya aittir. Çoğaltılması, kopyalanması ve izinsiz olarak çalınması kesinlikle yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu ve 551 sayılı Markalar Kanunu Hükümleri gereğince Cumhuriyet Başsavcılıkları nezdinde hukuki ve cezai takibatta Bulunulacaktır.

Bu sayfadaki Copyright hakları: Resimler Firma FotoCat. Yazilar Kemal Atmacaya aittir. İzinsiz hiç bir yerde basılamaz ve kullanılamaz.

© Copyright Kemal Atmaca
all Graphics & design Firma FotoCat